Kategori: Ruh Sağlığı

Ben Çağının Çıkmazı: Modern İnsan Neden Mutsuz, Yalnız ve Tükenmiş Hissediyor?

Burdur Kitap Fuarı’nda yeni kitabı “Ben Çağının Çıkmazı” için düzenlenen imza gününe katılan Yazar Prof. Dr. Gökmen Arslan; çağımızın üç temel çıkmazı olarak nitelendirdiği hız, şeffaflık ve yalnızlık kavramlarına karşı kapsamlı gözlem ve araştırmalarından yola çıkarak önemli tavsiyelerde bulundu. Dünyadaki duruma göre toplumumuzda çok daha baskın hissedilen üç temel sorun olduğunu belirten Arslan, “Bunlar; hız, şeffaflık ve yalnızlık. Çok hızlı yaşıyoruz. Oysa yavaşlamayı, huşu içinde olmayı ve nefes almayı yeniden öğrenmemiz gerekiyor. Trafikte her an acele ediyoruz, hızlı konuşuyoruz, çocuklarımızın bir an önce büyümesini istiyoruz; hızlı yiyor ve hızlı tüketiyoruz. Ancak bu hız, kaçınılmaz olarak tükenmişliği beraberinde getirir. Bir şeyi çok hızlı tüketirseniz, bir süre sonra ona karşı duyarsızlaşmaya başlarsınız ve anlam bulamazsınız. Daha fazlasına sahip olmanın yetmeyeceğini bildiğimiz halde yeni çabalar içine giriyoruz. Bu arayış, kaybettiklerimizi telafi etme isteğiyle sürüyor; fakat her yeni arzu, beraberinde daha derin bir eksiklik duygusu doğuruyor ve bu kısır döngü böylece devam ediyor” dedi.

Şeffaflık: Görünür Olma Takıntısı

Şeffaflık kavramını modern toplumun ikinci büyük çıkmazı olarak tanımlayan Arslan, “Şeffaflık dediğimiz olgu; sürekli görünür olma ve kusursuz görünme arzusudur. Kendimizi her an ön planda tutma gayreti ve fark edilme talebi. Bu durum, sosyal medya uygulamalarıyla daha da yerleşti ve hayatımızın merkezine yerleşti. Peki, neden mükemmel bir hayat yaşamak zorunda olalım ki? Sürekli başkalarının gözünden mi yaşıyoruz? İnsan bir şeyi sürekli görürse ona karşı duyarsızlaşır ve o durumu kanıksamaya başlar. Bu noktada gerçek ihtiyaçlar ile fanteziler birbirine karışıyor. Sosyal medyada karşılaştığımız pürüzsüz fotoğraflar, mükemmel kahvaltılar ve kusursuz ilişkiler, bizi sürekli ‘Neden benim hayatım böyle değil?’ sorgusuna ve tatminsizliğe itiyor” diye konuştu.

Yalnızlık: Kalabalıklar İçinde Anlam Kaybı

Yalnızlığın, çağın üçüncü büyük çıkmazı olduğunu belirten Prof. Dr. Arslan, araştırmalara ve verilere dayanarak, “Batı dünyasındaki o kronik ve mekânik yalnızlığa doğru sürükleniyoruz. Ancak bizim toplumumuzdaki yalnızlık tipi biraz daha farklı; kalabalıklar içinde hissedilen, ama kimseyle derin bir bağ kurulamayan bir tür ‘anlam kaybı’ yalnızlığı, yani duygusal yalnızlıktır. Gallup araştırmasına göre dünyadaki insanların yüzde 20’si kronik yalnızlık çekiyor. Kendi yaptığımız bir araştırmada ise, gençlerin yüzde 60’ına yakınının kendisini yalnız hissettiğini gördük. Çok arkadaşınız olabilir, ama buna rağmen kendinizi yalnız hissedebilirsiniz. Bugün, toplumsal olarak duygusal yalnızlığı her zamankinden çok daha derin yaşıyoruz” dedi.

Narsisizm, Bir Bozukluktan Kültürel Norma Dönüştü

Narsisizm kavramını açıklarken Batı toplumlarıyla karşılaştırmalar yapan Arslan, “Aslında bir kişilik bozukluğu olan narsisizm, bugün toplumlarda o kadar yaygınlaştı ki, ruhsal hastalıklar tanı kılavuzlarından bozukluk olmaktan çıkarıldı. Yani normalleşti, bir kültür haline geldi. Narsist kültür, bireyleri kendilerinin her şeyin üstünde tutar ve dünyayı sadece kendi merkezlerinden algılarlar” ifadelerini kullandı.

Artık karşımızda, hayata anlam katmadan, ondan sürekli bir şeyler talep eden toplumsal bir yapı duruyor. İlişkiler için emek harcamadan anlaşılmayı bekleyen, çaba göstermeden başarı talep eden, aile içinde sorumluluk almadan sonsuz destek isteyen bireyler çoğalıyor. Narsisizm, kökenini Antik Yunan mitolojisindeki Narkissos karakterinden alır; göletteki kendi yansımasına aşık olan Narkissos gibi, bugünün bireyleri de kendi yansımalarını sürekli sosyal medyada sergileyerek bu miti modernize ediyor. Bizim toplumumuz şu an bir arada: Kendi kadim köklerimiz ile Batı’dan gelen bu narsist kültür arasında bir kimlik mücadelesi veriyoruz.

Etiketlerin Konforu ve Mekanik Bir Hayat Yaşamak

Çağın ruh halindeki çelişkilere de değinen ve tavsiyelerde veren Prof. Dr. Arslan, psikolojinin magazinleşmesine karşı uyarıda bulunarak, “Etiketleri çok seviyoruz. Psikoterapiye gelen danışanlar bile ‘Bana hemen bir etiket koyun’ beklentisi içindeler, çünkü belirsizlik onları rahatsız ediyor. Oysa hayat bazen tanımak ve o durağanlığı aşmak için bir etikete değil, sürecin kendisine odaklanmak gerekir. Popüler medya ve sosyal mecralar psikolojiyi o kadar magazinleştirdi ki, herkese hazır tanılar ve reçeteler sunuluyor. Oysa ne kadar insan varsa o kadar farklı hikâye ve çocukluk vardır. İnsanları kalıplara sokmak sadece ‘ilaç’ ve ‘haz’ sektörüne hizmet eder. Günümüz dünyasının dayattığı başarı ve mükemmellik idealleri, özellikle gençlerde ulaşılması imkânsız bir ‘ideal benlik’ algısı yaratıyor. Gerçekçi bir benlik algısı olmayan bireyler ise, sosyal yaşamda çoğunlukla keskin, savunmacı ve aşırı tepkiler veriyor” dedi.

Sorumluluk Almak: Özgürlüğün Bedeli

1980’lerden bugüne aile tutumlarındaki değişime de dikkat çeken Arslan, sorumluluk bilincinin önemini hatırlatarak, “1980’li yıllarda ailelere, ‘Çocuklarınıza sorumluluk veriyor musunuz?’ diye sorulduğunda yüzde 80’i ‘Evet’ diyordu. Günümüzde ise bu oran tam tersine döndü; yüzde 80’i ‘Hayır’ diyor. Oysa çocuklar sorumluluk almazsa, sağlıklı bir benlik yapısı oluşamaz. Yaşayan insan için durağanlık bir seçenek değildir; durduğunuz an çürümeye başlarsınız. Özgürlük, ancak sorumlulukla birlikte gelir. Başkalarını değiştirmeniz mümkün değildir; değiştirebileceğiniz tek kişi kendinizdir. İnsan davranışları, yapılan seçimlerin sonucudur ve bu seçimlerin sorumluluğu bütünüyle bireye aittir” diye konuştu.

İyileşmenin Amacı: Size Teşvik Etmektir

Acının yaşamındaki öğretici rolünü değerlendiren Arslan, “acı ve ıstırabın amacı, size bir şeylerin yanlış gittiğini söylemek ve sizi düzeltmeye, iyileşmeye teşvik etmektir. Eğer bunu yapacak gücü kendinizde bulamazsanız, acıyla baş başa kalırsınız. Günümüzde sadece haz odaklı bir yaşam tarzı ve büyük bir acı korkusu hâkim. Oysa stres kendi başına ne iyidir ne kötüdür; ona nasıl yaklaştığınız sonucu belirler. Acıdan ve stresten sürekli kaçarsanız, sadece yüzeysel bir haz dünyasında hapsolursunuz. Büyük düşünür Mevlana’nın buyurduğu gibi; ‘Keder sizi neşeye hazırlar. Evinizdeki her şeyi şiddetle süpürür ki, yeni neşe girebilecek yer bulabilsin.” dedi.

Çözüm: Büyük Taşlar Değil, Küçük Adımlar

Sorunları tek bir hamlede çözme isteğini “Battal Gazi Sendromu” olarak tanımlayan Arslan, kalıcı değişimin formülünü şöyle sundu: “Kalıcı değişim, devasa ve kahramanca hamlelerle değil; yolun üzerindeki küçük çakıl taşlarını tek tek temizleyerek başlar. Gerçek bir sorumluluk üstlenmek, büyük kitleleri yerinden oynatmak değil, küçük adımlarla ilerleme disiplini göstermektir. Kendi yolunuzdaki küçük engelleri kaldırdığınızda, sadece kendinize değil, başkalarına da alan açan toplumsal bir fayda yaratırsınız. Değişim, bireysel kahramanlık beklentisinden sıyrılıp kolektif bir eyleme dönüştüğünde, hayat bir üst seviyeye evrilir.”

İyileşmenin Dört Adımı

Arslan, kültürümüzde bizi iyileştirecek güçlü kökler olduğunu belirterek şu dört adımı sıraladı:

Yavaşlamayı Öğrenmek: Hayata bir anlam katmak için durabilmek gerekir.

Kendimiz Olmak: Sosyal medyada kabul görmek için kendimizden vazgeçmemeliyiz.

Yalnızlığı Güce Dönüştürmek: Yalnızlık, insanın kendini tanıması için fırsattır.

Nezaket Çağını Başlatmak: Küçük nezaket davranışları dünyayı değiştirir.

Kendine Şefkat: Benlik mi, Dönüşüm mü?

Kendine şefkatin bencillik olmadığını belirten Arslan, şunları söyledi: “Kendine şefkat, zor zamanlarda kendine destek olabilme becerisidir. Bu, sorumluluktan kaçmak değil; hatalardan öğrenmeye imkân tanımaktır. Bireyciliğin yüceltildiği bir dünyada, her zamankinden daha fazla şefkate ve anlamlı ilişkilere ihtiyacımız var.”

Sonuç: Gerçek Değişim Kendinde Başlar

Modern insanın yaşadığı çıkmazın çözümü, dış dünyayı değiştirmeye çalışmak değil, kendine dönmektir. Kendi hatalarımızla barışarak, sorumluluk alarak ve küçük adımlarla ilerleyerek gerçek dönüşüm mümkündür. Çünkü gerçek değişim, dünyayı değiştirmekle değil, kendini değiştirmekle başlar.

Bu yazı 2026 Yılında Yenises Dergisinde yayınlanan röportajdan alınmıştır. 

Çocuklar Neden Sadece İzin Verici Ebeveynlikten Daha Fazlasına İhtiyaç Duyar?

Bir marketteyiz. Küçük bir çocuk, şeker reyonunda yerde çığlık atarak ağlıyor. Ebeveyn ise çocuğunun karşısına çökmüş, gülümseyerek pazarlık ediyormuş gibi sabırla dinliyor… ama bir türlü “hayır” demeye cesaret edemiyor. Sıkça gördüğümüz bu sahne, izin verici (pasif) ebeveynlik tarzının canlı bir örneğidir.

Bu davranış biçimini genellikle çocuğun tepkisinden yola çıkarak yargılarız. Ancak bu tarz ebeveynlik sadece çocuğun anlık davranışlarını değil, uzun vadeli gelişimini de derinden etkiler. Öyleyse: İzin verici ebeveynlik nedir, neden yaygınlaştı ve çocuklar neden bundan daha fazlasına ihtiyaç duyar?

İzin Verici Ebeveynlik Nedir?

İzin verici ebeveynlik, ebeveynin çocuğuna karşı yüksek duygusal sıcaklık ve sevgi gösterdiği, ancak sınır koyma ve tutarlılık bakımından düşük bir yaklaşımı ifade eder. Bu tür ebeveynler:

  • Çocuğun huzurunu ön planda tutmak isterler,
  • Kuralları gevşek bırakır ya da hiç koymazlar,
  • Çatışmadan kaçınmak için olumsuz davranışları göz ardı edebilirler.

Örneğin: Evin kurallarını baskı kurmamak adına sürekli değiştirmek veya ev işlerini/ekran sürelerini çocuğa bırakmak gibi.

Psikolog Diana Baumrind, ebeveynlik tarzlarını dört kategoriye ayırır: Otoriter, Otoriter (dengeli), İzin verici ve İlgisiz (ihmalci). İzin verici ebeveynler, yüksek duygusal destek ile düşük talepleri ve kontrolü birleştirirler.

Pasif Ebeveynlik Neden Yükseliyor?

İzin verici ebeveynlikle ilgili belirgin bir artış özellikle sosyal medyanın etkisiyle gözlemleniyor. “Nazik ebeveynlik” akımı, duyguları anlamak ve desteklemek üzerine kurulu olsa da, bunun yanlış bir versiyonu “sınırların yokluğu” olarak algılanabiliyor.

Bu eğilime yol açan başlıca etkenler:

  • Sosyal Medya: TikTok veya Instagram’da gereğinden fazla özgür bırakılan çocuklar içeren “mükemmel anlar” paylaşılıyor.
  • Geçmişin Telafisi: Çok katı evlerde büyüyen ebeveynler, kendi çocuklarına karşı aşırı hoşgörülü olabiliyor.
  • Ruh Sağlığı Zorlukları: Kaygı, tükenmişlik veya depresyon, ebeveynlikte tutarlılığı zorlaştırabilir.
  • “Nazik ebeveynlik” yanlış yorumlanıyor: Sevgi, sınır koymamayı gerektirmez; aksine sağlıklı bir birleşim gerektirir.

Bağlanma Teorisinden Dersler

İzin verici ebeveynliğin etkileri, Mary Ainsworth‘un bağlanma üzerine yaptığı araştırmalarla daha da netleşiyor. Ainsworth’un “Yabancı Durum” deneyi, ebeveynlerin tutarlı davranmadığı durumlarda güvensiz bağlanma oluştuğunu ortaya koydu.

Bir çocuk, örneğin okulda zorlanınca kalmasına izin verildiğinde, ebeveyn sevgi gösteriyor olabilir. Ama tutarsız davranışlar, çocuğun günlük rutin konusunda net bir çerçeve oluşturamamasına neden olur. Böylece çocuk, duygusal şefkat almasına rağmen ne bekleyeceğini bilemediği için bir güvensizlik yaşar.

Sadece Sevgi Yetmez: Neden Sınırlara İhtiyaç Var?

İzin verici ebeveynlik çoğu zaman sevgiden kaynaklansa da, sınırsız sevgi kafa karışıklığı yaratır. Tutarlı bir yapı sunulmayan çocuklar:

  • Dürtülerini kontrol etmekte zorlanabilir,
  • Hayal kırıklığı toleransları düşük olur,
  • Yönlendirme ihtiyacına bağımlı hale gelebilir,
  • Sık sık kaygı geliştirebilir.

“Tutarlılık = Güven”
Çocukların dünyayı güvenle anlaması için rutine, beklentilere ve sınırlara ihtiyacı vardır.

Sevgi + Sınırlar = Sağlıklı Gelişim

İzin verici ebeveynler çoğunlukla stres altında ve ellerinden geleni yapmaya çalışan, iyi niyetli kişilerdir. Ancak çocukların hem sevgi hem de rehberliğe ihtiyacı vardır. Burada kilit olan otoriter ebeveynlik modelidir (otoriter ile karıştırılmamalı). Bu model, yüksek duygusal sıcaklık ve tutarlı yapıyla çocukları daha güvenli, becerikli ve dayanıklı kılar.

Sınırlar ceza değil, korumadır.
Çocuğa, “Seni ben yönlendiriyorum, bu yüzden güvendesin” mesajını verir.

Sonuç: Sevgiyle Liderlik Edin

İzin verici ebeveynlik çoğu zaman sevgiyle başlar ama liderlik olmadan sevgi belirsizlik yaratır. Ortaya çıkan beklentisiz özgürlük, çocukların gelişiminde risk oluşturabilir.

Çocuklarınızı derinden sevin, duygularını onaylayın, ama net sınırlar koyun. Hem kalpleri hem de ruhları için en iyi desteği bu şekilde sağlamış olursunuz.

Bu yazı, Dr. Lisa Liggins-Chambers’ın 15 Kasım 2025’te Psychology Today’de yayımlanan “Why Kids Need More Than Permissive Parenting” başlıklı makalesinden derlenmiştir. Makale, Tyler Woods tarafından değerlendirilmiştir.


Yardım Etmek: İyilik mi, İhtiyaç mı?

Yardım etmek… İnsan olmanın en kadim, en temel eylemlerinden biri. Tarihin ilk topluluklarından beri, tehlikelerle dolu bir dünyada birbirine el uzatmak, sadece bir erdem değil, yaşamın devamı için bir zorunluluktu. Kurtlar sofrasında hayatta kalmanın tek yolu, toplu bilinci korumaktı.

Fakat bugün, artık hayatta kalmak için değil — çoğu zaman varlığımızı anlamlı kılmak, içimizdeki boşluğu doldurmak ya da sadece “iyi bir insan” olduğumuzu kanıtlamak için yardım ediyoruz.

Peki, bu durumda yardım etme eylemi, gerçekten bir başkasına uzanan, karşılıksız bir el midir, yoksa aslında kendimize tuttuğumuz bir aynanın yansıması mı?

Fromm ve “Gerçek Verme” Paradoksu

Psikanalist ve filozof Erich Fromm, klasik eseri Sevme Sanatı’nda bu ikileme ışık tutar. Fromm’a göre, insanın “verme” kapasitesi, olgunluğun en büyük göstergesidir. Ama burada kastedilen, zoraki veya üstünlük taslayan bir verme değildir.

Gerçek verme, ihtiyaçtan değil, içsel zenginlikten doğar. İnsan bir şeyi eksik olduğu, borçlu hissettiği için değil; içindeki hayat enerjisi taştığı için paylaşır. Böylece insan başkalarına yardım ederken kendine de yardım eder.

İşte bu, günümüz dünyasının en büyük paradoksudur: Bir yanımız, bu “içsel zenginlikten” doğan saf iyiliği arzularken, diğer yanımız modern çağın hız ve gösteriş kültürüyle kuşatılmıştır.

Han’ın Aynasında: Palyatif Yardım

Byung-Chul Han, Palyatif Toplum’da modern insanın acıya tahammülsüzlüğünden bahseder.
Ona göre çağımız, her türlü olumsuzluğu hızla bastırmaya çalışır — acıya değil, rahatlamaya odaklanır.
Yardım etme biçimlerimiz de bu paliyatif mantığın içinde şekillenir.
Acıyı anlamak yerine, onu “yönetmeye” çalışırız.
Birine yardım ederken, onun acısına eşlik etmektense, onu çabucak susturmak isteriz.

Han’a göre bu, modern şeffaflık kültürünün de bir uzantısıdır.
Herkesin iyi görünmeye çalıştığı bir dünyada, yardım bile “temiz”, “pozitif” ve “gösterilebilir” olmalıdır.
Oysa gerçek yardım, karanlığa eğilmeyi, acının gölgesinde kalmayı gerektirir.

Yardımın Tüketim Kültürüne Entregasyonu

Ne var ki modern çağ, yardımı bile tüketimle, görünürlükle iç içe geçirmiş durumda. Artık iyilik bile ölçülüyor, performans gibi sergileniyor, hatta “beğeni” ve “yorum”larla ödüllendiriliyor.

Sosyal medyada yapılan yardımlar, ne yazık ki sıkça kalbin değil, kameranın önünde şekilleniyor. Acının fotoğrafı, gözyaşının hikayesi, bir anda binlerce etkileşim alıyor. Bu durumda yardım etmek, kimi zaman bir vicdan gösterisine; kimi zaman ise bastırılmış bir eksikliğin veya sosyal kabul görme arzusunun dışavurumuna dönüşüyor.

Bu noktada o can alıcı soruyu sormak zorundayız:

Birine yardım ettiğimizde, gerçekten onun acısını mı hafifletiyoruz, yoksa kendi huzursuzluğumuzu ve yetersizlik duygumuzu mu dindiriyoruz?

Belki de çoğu zaman, karşımızdakinin kırılganlığında, muhtaçlığında kendi yaralarımızı görüyoruz. Ve ona el uzatırken, aslında içimizdeki çaresiz çocuğa, ihmal edilmiş benliğimize de dokunuyoruz. Bu, insanidir; ancak yardımı, karşı tarafın ihtiyacından çok, kendi psikolojik ihtiyacımız haline getirir.

⚖️ Gerçek Yardım: Adalet/Eşitlik ve Yanında Durmak

Gerçek yardım, üstünlükten değil, eşitlikten doğar. “Ben güçlü, sen zayıfsın; ben verici, sen alıcısın” diyerek yapılan iyilik, kabul edelim ki, aslında bir tür gizli üstünlük duygusu içerir. Karşımızdakini, bize minnet duyacağı bir konuma iter.

Oysa gerçek yardım, iki insanın aynı düzlemde buluşmasıdır: Biri elini uzatır, diğeri tutar; ama ikisi de insan olmanın kırılganlığını, düşebilme ihtimalini bilir. Yardım alan da veren de, o anki pozisyonlarının geçici olduğunun farkındadır.

Unutmamalıyız ki, bazen yardım etmek, sadece büyük bir şey yapmak, para vermek ya da sorunları çözmek değildir.

Bazen yardım etmek, sadece susmak ve yanında durmaktır.

Çünkü her şeyin çözümünü sunmaya çalışmak, karşındakini küçültür, onun potansiyelini elinden alır.

Bazen en büyük yardım, birinin kendi gücünü fark etmesine izin vermektir.

Modern insanın trajedisi, bağlantı kurmakta değil, bağlantıyı sürdürememekte yatar. Yardım da böyledir. Bir anlık jestle birine dokunmak kolaydır; ama onunla kalmak, onun hikâyesini sabırla taşımak ve sürecin bir parçası olmak çok daha zordur. Yardımın kalıcı değeri, anlık bir duygusal deşarjda değil, sürdürülebilir bir insanlıkta gizlidir.

Sonuç: İnsanlığımızı Hatırlamak

Sonuçta yardım etmek, sadece başkası için değil, insanlığımızı hatırlamak için de vardır. Çünkü insan, ancak başkasının varlığında, ona tuttuğu aynada kendi ruhunu, sınırlarını ve potansiyelini tanır.

Belki de gerçek yardımın tanımı şudur: Birine eksik olan bir şeyi vermek değil; onda zaten var olan o muazzam gücü, umudu ve yeteneği görmesine yardım etmektir.

Bu, bir kurtarıcı olmak değil, bir ayna olmaktır. Ve bu tür bir yardım, hem vereni hem de alanı özgürleştirir.

Bu blog yazısına okuyucuların da katılımını sağlamak ister misiniz? Örneğin, bir anket ekleyebiliriz: “Sizce yardım etmek, daha çok kime iyi geliyor: Yardım Edene mi, Yardım Alana mı?”

A New Way to Measure Wellbeing: Beyond Just Happiness

When we think about wellbeing, many of us imagine being happy, smiling, and enjoying life. And that’s true — but it’s only half the story. Wellbeing is also about things like growing as a person, feeling a sense of purpose, and having strong, meaningful connections with others.

Psychologists often call these two sides of wellbeing:

  • Hedonic wellbeing – feeling good, experiencing positive emotions, being satisfied with life.

  • Eudaimonic wellbeing – living with meaning, growing, contributing, and accepting yourself.

Until now, most wellbeing surveys measured one side or the other, but rarely both together. That’s why we created the Holistic Wellbeing Measure (HWM) — a short, practical tool that looks at both happiness and meaning in life.

Why We Built the Holistic Wellbeing Measure

There are already lots of wellbeing questionnaires out there. The problem? Many are too long, focus too much on happiness only, or were designed mainly for Western cultures. But wellbeing isn’t experienced the same way everywhere.

The HWM was designed to:
✅ Cover both happiness (hedonia) and meaning (eudaimonia)
✅ Be short and easy to use (just 12 items)
✅ Work well across age groups — from teens to adults
✅ Be culturally sensitive, tested first in Türkiye but meant for global use

What Does the Scale Look At?

The HWM has two main parts:

  • Eudaimonic wellbeing – questions about values, personal growth, self-acceptance, life purpose, and close relationships.

  • Hedonic wellbeing – questions about happiness, peace of mind, energy, and positive emotions.

In simple terms, it measures whether someone both feels good and functions well.

What We Found

We tested the HWM with over 1,100 people: adolescents, young adults, and adults. The results were clear:

  • The scale is reliable (people answer consistently).

  • It predicts important things like mental health, social health, and even physical health.

  • Higher scores on the HWM are linked with less depression, anxiety, and stress.

So, it doesn’t just tell us about wellbeing — it also helps explain how wellbeing connects to health and life outcomes.

Why This Matters

Wellbeing isn’t just something we talk about in therapy sessions or philosophy books. Schools, workplaces, and even governments are now looking for ways to track and improve wellbeing.

A tool like the HWM can help by:

  • Giving a quick snapshot of someone’s overall wellbeing.

  • Helping teachers, counselors, or managers see where support is needed.

  • Allowing researchers to study wellbeing in a more complete way, beyond just “are you happy?”

What’s Next?

Of course, no single scale can capture the full richness of human wellbeing. But the HWM is a big step toward a more balanced and global view. Future research will test it in different cultures, with older adults, and over longer periods of time.

For now, it’s an easy and powerful way to measure both sides of the wellbeing coin: happiness and meaning.

In short: wellbeing is not just about feeling good — it’s also about living well. The Holistic Wellbeing Measure gives us a simple way to see the full picture.

If you’d like to dive deeper into the research behind this scale, check out the full paper:
Arslan, G. & Coşkun, M. (2025). Measuring eudaimonic and hedonic wellbeing: Development and validation of the Holistic Wellbeing Measure. Journal of Personality Assessment. https://doi.org/10.1080/00223891.2025.2569671

 

Gerçekten Yaşıyor Muyuz, Yoksa Sadece Kaydırıyor Muyuz?

Bir an durun ve düşünün. Elinizde telefon, gözleriniz parlak ekrana mı kilitli? Gelen her bildirimle hafifçe irkiliyor, “Acaba ne var?” merakıyla parmaklarınız mı klavye üzerinde geziyor? Saatler su gibi akıp giderken, günün sonunda o tanıdık ve yorgun düşmüş hissiyatla mı baş başa kalıyorsunuz: “Yine hiçbir şeye yetişemedim!” Bu satırlar size de tanıdık geliyorsa, yalnız değilsiniz. Zira hepimiz, gözle görülmeyen ama zihnimizi ele geçiren devasa bir dijital kaosun ortasında debelenip duruyoruz. Peki, bu kaostan çıkış var mı? Yoksa sonsuza dek ekranların kölesi mi olacağız?

Dopamin Tuzağı: Neden Bu kadar Bağlıyız?

Bizi bu kadar güçlü bir şekilde dijital dünyanın ağına düşüren şey ne? Neden sosyal medya bildirimlerinden kopamıyor, neden her yeni gönderi, her yeni beğeni adeta bir uyuşturucu gibi zihnimizde yankılanıyor? Kaynaklarımızın da belirttiği gibi, bu sorunun cevabı, dijital bağımlılığın psikolojisinde ve beynimizin gizemli dopamin döngüsünde yatıyor. Her bir bildirim sesi, her bir “beğeni” ibaresi, her yeni fotoğraf veya video, beynimizde kısa ama güçlü bir dopamin salgılanmasına neden oluyor. Bu anlık haz, bize geçici bir tatmin verse de, aslında sürekli daha fazlasını aramaya iten sinsi bir döngünün ilk adımı. Tıpkı bir tavşanın havuç peşinden koşması gibi, biz de adeta ekranlar aracılığıyla sürekli yeni bir dopamin patlamasının peşindeyiz. Ve bu koşuşturmaca içinde, farkında bile olmadan saatlerimizi, günlerimizi ve hatta hayatımızı bu sanal labirentte kaybediyoruz.

Uykumuz ve Dikkatimiz Tehlikede!

Bu dijital esaretin bedeli, sadece “boşa geçen zaman” hissiyatından çok daha ağır. Sürekli ekrana maruz kalmak, zihnimizde derin izler bırakıyor ve beraberinde çok daha ciddi sorunları getiriyor: Uyku ve dikkat sorunları. Gece geç saatlere kadar mavi ışık saçan ekranlara bakmak, beynimizin doğal uyku hormonu olan melatonin üretimini baskılıyor. Beynimiz, o parlak ışıklar yüzünden hala gündüz olduğunu sanıyor ve uykuya dalmamız adeta bir eziyete dönüşüyor. Kaliteli uyku alamadığımızda ise, ertesi gün başlayan bitmek bilmeyen yorgunluk, odaklanma güçlüğü ve sinirlilik, hayatımızın kaçınılmaz bir parçası haline geliyor.

Dikkatimiz mi? Ah, dikkatimiz… O da bu dijital kaosun en büyük mağdurlarından biri. Sürekli değişen içerikler, peşi sıra gelen bildirimler, beynimizi adeta bir sarkaç gibi sallıyor. Tek bir konuya uzun süre odaklanma yeteneğimiz köreliyor, derinlemesine düşünme becerimiz paslanıyor. Bir e-postayı bitirmeye çalışırken gelen bir WhatsApp bildirimi, okuduğumuz bir kitabın en heyecanlı yerinde aniden önümüze düşen bir Instagram hikayesi… Hepsi, zihnimizi paramparça ediyor, bizi anlık tatminlerin peşine düşmüş, dağınık ve yorgun bireylere dönüştürüyor.

Kurtuluşun Formülü: Dijital Mola ve Cesur Bir Meydan Okuma!

Peki, bu girdaptan kurtulmanın bir yolu yok mu? Zihnimize yeniden sahip çıkamaz mıyız? Elbette ki var! Kaynaklarımızın da vurguladığı gibi, dijital detoks, bu sarmaldan kurtulmanın en etkili yolu olabilir. Bu, sadece telefonumuzu kapatmak anlamına gelmiyor; aynı zamanda dijital alışkanlıklarımızı bilinçli bir şekilde yönetme, ekran sürelerimizi azaltma ve gerçek dünya ile yeniden bağ kurma arayışı demek.

Belki de bu detoksun en radikal ve en dönüştürücü adımı, hepimize yöneltilen o cesur meydan okuma: “Sosyal medyasız bir gün geçirmek!” Düşünsenize: Sadece 24 saatliğine, bildirimlerin sustuğu, sürekli kaydırma dürtüsünün kaybolduğu, sanal beğenilerin yerini gerçek anların aldığı bir gün…

Sosyal Medyasız Bir Gün: Neleri Yeniden Keşfedebiliriz?

Bu meydan okuma, bize sadece bir gün değil, belki de hayatımızın akışını değiştirecek bir pencere aralayabilir:

  • Gerçek Bağlantılar: Ekranlara bakmak yerine, sevdiklerimizin gözlerinin içine bakma, onların kahkahalarını duyma, derin sohbetlere dalma fırsatı.
  • Artan Farkındalık: Bir kuşun sesini duyma, kahvenizin tadını çıkarma, güneşin batışındaki renkleri fark etme… Hayatın küçük mucizelerine yeniden şahit olma.
  • Odaklanma Gücü: Yarım kalan o kitabı bitirme, yeni bir hobiye başlama, yaratıcı bir projeye tüm enerjinizle sarılma.
  • Zihinsel Berraklık: Sürekli bilgi bombardımanından uzaklaşarak, kendi düşüncelerimizle baş başa kalma, içsel sesimizi dinleme ve gerçekten ne istediğimizi anlama.
  • Daha Kaliteli Uyku: Akşamları ekran ışığının esaretinden kurtularak, doğal uyku döngümüze geri dönme ve dinlenmiş, enerjik bir şekilde uyanma.

Bu meydan okuma, bize sanal beğenilerden çok daha değerli, çok daha anlamlı bir yaşamın varlığını hatırlatabilir. Bize, gerçek deneyimlerin, derin düşüncelerin ve samimi insan ilişkilerinin paha biçilemez olduğunu gösterebilir.

Öyleyse, neyi bekliyoruz? Gelin bugün, bu cesur meydan okumayı kabul edelim. Bir günlüğüne ekranları bir kenara bırakalım ve dijital kaosun yerine zihnimiz için ferahlatıcı, huzurlu bir sessizlik inşa edelim. Kim bilir, belki de o “hiçbir şeye yetişemedim” hissiyatının ilacı, tam da bu dijital molada, kendi içimizde yeniden keşfedeceğimiz o anlarda gizlidir. Haydi, zihnimize bir şans verelim, hayatı yeniden avuçlayalım!

Dünya Mutluluk Raporu 2025

Her yıl Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı tarafından yayınlanan Dünya Mutluluk Raporu, ülkelerin refah ve mutluluk düzeylerini ölçen en önemli kaynaklardan biri. 2025 raporu da, dünya genelinde hangi ülkelerin vatandaşlarının daha mutlu olduğunu ve bu mutluluğun ardındaki dinamikleri ortaya koydu. Türkiye’nin bu listedeki konumu ise, hem iç hem de dış faktörlerle şekilleniyor.

2025 Raporunda Öne Çıkanlar

2025 raporunda, İskandinav ülkeleri geleneksel liderliklerini sürdürdü. Finlandiya, Danimarka ve İzlanda ilk üç sırayı paylaşırken, bu ülkelerdeki güçlü sosyal destek sistemleri, gelir eşitliği ve doğa ile uyumlu yaşam kültürü dikkat çekti. Listenin sonlarında ise savaş, yoksulluk ve siyasi istikrarsızlığın hâkim olduğu ülkeler yer aldı. Finlandiya, üst üste sekizinci kez dünyanın en mutlu ülkesi seçildi.

Mutluluk endeksi, kişi başına düşen gelir, sosyal destek, sağlıklı yaşam beklentisi, özgürlük, cömertlik ve yolsuzluk algısı gibi kriterlere dayanıyor. 2025’te bu faktörlerin yanı sıra iklim kriziyle mücadele ve dijital refah gibi yeni başlıklar da değerlendirmeye alındı.

 

Türkiye’nin 2025’teki Mutluluk Karnesi

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı tarafından yayımlanan Dünya Mutluluk Raporu 2025'e göre, Türkiye 147 ülke arasında 94. sırada yer aldı. Geçtiğimiz yıl 98. sırada bulunan Türkiye, bu yıl 5.262 puanla dört basamak yükseldi.

Rapor, Türkiye'nin bazı alanlarda düşük performans gösterdiğini ortaya koyuyor:

  • Gençlerin Sosyalleşme Oranı: Türkiye, gençlerin sosyalleşme oranlarında sondan üçüncü sırada yer aldı. Sosyalleşmenin kalitesi bakımından ise son sırada bulunuyor.

  • Sosyal Destek ve Güven: Türkiye'de sosyal destek sistemleri ve toplumsal güven düzeyleri, mutluluk seviyesini olumsuz etkileyen faktörler arasında yer alıyor.

  • Özgürlük ve Yolsuzluk Algısı: Bireysel özgürlüklerin sınırlı olması ve yolsuzluk algısının yüksek olması, Türkiye'nin mutluluk endeksinde geri kalmasına neden oluyor.

Sonuç

Türkiye'nin Dünya Mutluluk Raporu'ndaki sıralamasında yaşanan iyileşme umut verici olsa da, gençlerin sosyalleşme oranlarının düşüklüğü, sosyal destek sistemlerinin yetersizliği ve özgürlüklerin sınırlı olması gibi faktörler, mutluluk seviyesini olumsuz etkiliyor. Bu alanlarda yapılacak iyileştirmeler, Türkiye'nin gelecekteki mutluluk endeksinde daha üst sıralarda yer almasına katkı sağlayabilir.

Mutlu ve İyi Yaşam Üzerine

Selamlar!

Bugün sizlere bitirdiğim bir kitaptan ve bana kazandırdıklarından bahsetmek istiyorum. “Mutlu ve İyi Yaşam” başlığını gördüğümde, kitabın bana ne sunacağını merak ediyordum. Hayatın koşturmacası, günlük stresler ve içimde taşıdığım kaygılar derken bazen kendimi kapana kısılmış hissediyorum. Bu kitap tam da bu hislerle nasıl başa çıkabileceğimize dair içten ve uygulanabilir öneriler sunuyor.

Devamını oku

Mutsuzluğun Sırrı

Norman Vincent Peale, “Olumlu Düşünmenin Gücü” kitabında mutsuzluğun sırrını şu şekidle anlatır: Bir televizyon programında, ünlü bir sunucu yaşlı bir adamı konuk etti. Bu yaşlı adam, nadir rastlanan bir kişilikti. Sözleri önceden tasarlanmamış ve kesinlikle prova edilmemişti. Sadece doğal, parlak ve mutlu bir ruh halinden çıkıyordu. Her söylediği o kadar naif ve yerindeydi ki, seyirciler kahkahalarla güldü ve onu hemen sevdiler. Ünlü sunucu da ondan etkilenmiş ve onunla birlikte eğlenmişti. Devamını oku

Manipülatif insanlarla daha etkili iletişim nasıl kurulur?

Çoğumuz, hayatımızın bir döneminde manipülatif bir kişiyle karşılaşmışızdır. Bu, iş yerinde güçlü bir figür, sosyal hiyerarşide üst sıralarda yer alan biri ya da ilgisini çekmek istediğimiz biri olabilir. Belki de başlangıçta onun için kötü hissettiğimiz, sonra kendimizi zamanımızı ve kaynaklarımızı çok aşan bir bakıcı rolüne kapılmış bulduğumuz biriydi. Veya belki de güvensizliklerimizi nasıl tetikleyeceğini veya istediklerini elde etmek için kalplerimizi nasıl çekeceğini tam olarak bilen bir aile üyemiz veya yakın arkadaşımız vardır. Devamını oku

Narsisizm: İlişkilerde narsisistik hayranlık ve rekabetin etkileri

Narsisizm, kendini aşırı önemseme duygusu, sürekli hayranlık ihtiyacı ve başkalarına karşı empati eksikliği ile karakterize edilen bir kişilik özelliğidir. Narsisizme sahip bireyler, sıklıkla diğerlerinden üstün olduklarına inanır, yetki duygusuna sahiptirler ve sosyal etkileşimlere hükmetmeye çalışırlar. Başarılarını abartabilir, özel muamele bekleyebilir ve hedeflerine ulaşmak için başkalarını istismar edebilirler. Devamını oku

Ben Çağının Çıkmazı: Modern İnsan Neden Mutsuz, Yalnız ve Tükenmiş Hissediyor?

Burdur Kitap Fuarı’nda yeni kitabı “Ben Çağının Çıkmazı” için düzenlenen imza gününe katılan Yazar Prof. …

Çocuklar Neden Sadece İzin Verici Ebeveynlikten Daha Fazlasına İhtiyaç Duyar?

Bir marketteyiz. Küçük bir çocuk, şeker reyonunda yerde çığlık atarak ağlıyor. Ebeveyn ise çocuğunun karşısına …

Yardım Etmek: İyilik mi, İhtiyaç mı?

Yardım etmek… İnsan olmanın en kadim, en temel eylemlerinden biri. Tarihin ilk topluluklarından beri, tehlikelerle …